Bohem aksamlari ile baslamisti bir blog seruveni..

Les fleurs du mal idi blog basligi ilkin..

Sonrasinda daha aktif duruma gecince Rint Geceleri'ne donusuverdi..

Bir bohemin depresif cigliklariydi..

Yavas yavas cikarken bunalimdan, Albatrosun Kanatlarina donusuverdi..

Omrunu tamamlamis bir sayfaydi artik.. uzatmalarda bitis dudugu bekleniyor gibiydi..

Uzaklardan sesi gelince nihayete nihayet erdigini farketti...

 

Cemberin hep disinda gezinirken yakilan agitlardi..

Cemberin tam ortasina yururken agitlara son dendi..

 

Yasami sevmeye baslamisti.. insanlari sevmeye..

Sevilmeye baslamisti ustelik..

Bir cig gibi yenilikler geliyordu..

ve tam ortasinda buldu bir cumartesi aksami kendini hayatin..

Gemilerin kalkma zamaniydi..

Albatrosun kanatlanma vaktiydi...

 

Ve ucuverdi...

 

Dostlar kazanmisti.. Gerceklerin Yalancisi gibi..

Dostlar kaybetmisti...

 

Sanalligini kaybetti oysa simdi..

Teorinin merkezinden pratigin gobegine kanatlandi simdi..

Aglarken goz yaslari iceri iceri akmiyor simdi..

Gulerken aynaya bakarak cogaltmaya calismiyor simdi..

Severken narsizme kacmiyor simdi..

Sevilirken sevgiden kacmiyor simdi..

 

Simdi;

Zekasini yazilarina degil, yasamina yonlendirmesinin vaktidir Albatros'un..

Engin denizlere acildi artik..

Geride kalanlara kanatlarindan bir nefes birakti..

Kanatlarini yukseltecek bir nefes beklemeden..

 

Vira bismillah...

 

yeni bir döneme; yeni bir çeyrek asıra girerken..

yeni bir paradigmaya istinaden; şimdi rint gecelerine veda zamanı..

artık akarsulara hapsolmuş albatros'un açık denizlere açılma vakti..

artık albatros'un kanatları..

 

onaltı-onyedi yaşlarımda uzun zamandır okuduğum kitapların tesirinde kalarak bir hayat tanziminde bulunmuştum.. kişisel gelişim kitabı; yazılmamış hedefler hayal olmadan öteye gidemez diyordu.. ben de günlüğün bir köşesine 25 yaşına kadar olmasını istediğim bir hayat takvimi hazırlamıştım..

şu an tam ne yazdığımı hatırlamıyorum.. hatırladığım hedeflerin kimisinin ötesinde, kimisinin gerisinde bir hayat sürdüğümü zannediyorum.. istanbul'da arkadaşın evine bıraktığım kolilerin birinde olsa gerek o plan.. niçin 25 yaşına kadar yaptığımı hatırlamıyorum.. sanırım çok uzak bir takvim gelmişti deja 25 yaş.. ama bugün itibariyle çeyrek asrı deviren bir adam olup çıkıverdim..

bu plana dair ilginç bir not ise; hayat plannlamamda 25 yaşına kadar iş hayatı dışında özel hayatıma ilişkin bir tasarımın olmaması idi.. sanki önce kariyer; sonra özel hayat diyormuşum.. ve yazılı bu metin, bir dua kabilinden gerçeğe dönerken; 25 yaşına kadar özeli devre bırakmış bir hayata tekabül etti..

eski plan tedavülden kalktığına göre; ya da mesleğime binaen kadük olduğuna göre demeliyim, artık yeni bir beş yıllık kalkınma planı yapmam gerekiyor.. bu sefer ağırlık kariyerden ziyade özel hayata dair olacak sanırım..

tam onyedi yaşındaydım teoman onyedi şarkısını çıkarttığında piyasaya.. trafikte sol şeritte bir an önce hedefe varmak için gaza yüklenirken; akmayan şerit hep benim oluyordu.. dönyayı kurtarma planlarım var iken, sürekli hızlı bir ferrarinin önüne hacı murat takozluk yapıyordu..

yaş 25; artık emniyet şeridinde aheste bir hızda; rölentide giden bir yaşam..

çeyrek asır..

yeni bir çeyreğin ilk günü..

hayata yeniden başlıyorum..

yeni tarz..

vira bismillah..

Ey yolcu;

rint ne demek diye giriştiğin bu uğraşıda sana bir yol göstereyim..

farsça bir kelime olan "rint": gönül eri; sarhoş, ayyaş kimse anlamına gelir..

fransızca'dan dilimize de geçen "bohem" ise: yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayışı olan kimse manasındadır..

İş bu blog'un yazarı; aşkın kan kokan renginden sarhoşa dönmüş, fani hayatın efemerliğinden günün anlamsızlığına bürünmüş bir rint, bir bohemdir..

rintlik ve bohemlik bir yaşayış tarzıdır.. bir ölüm çeşididir.. aşıksan ya da maşuksan; ideallerin ya da heveslerin varsa; gönlünü değil de aklını önceliyorsan: bu kapı sana kapalıdır.. sen sevdanın pembe bulutlarında ya da hedeflerin mavi ufuklarında ya da aklın siyah labirentlerinde gezinmene devam et..

bohem akşamları ya da rint geceleri; yaşayan ölülerin ya da ölümsüzlerin sakin limanıdır; kaf dağının ötesinde..

gökkuşağının rengarenk çemberinden geçmedikçe; hayat kitabını sonuna kadar okuyup, nokta koymadıkça; aşktan tatmadıkça: bu iksir felaketin olur...

Ey yolcu..

yaşam sana tüm güzelliklerini sunuyorken, sen yaşama tutun.. bilirsin sırat köprüsü incedir.. cambazlık bilmeyene düz ovalar gerektir..

Ey yolcu..

kızıllığıyla Ahmet Haşim, siyahlığıyla Yahya Kemal önderdir; rintlere.. madem öğrenmek istedin.. işte sana rintlerin ölümü:

 

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış.
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış.
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde.
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Hatırlanmak.. hoş sada bırakılmış mekanlar, insanlar..

bu pazar f...'daki üç yılı aşkın süredir varlığıma yoldaş olmuş insanlar bileşkesinin beni hatırladığı ilginç bir gün...

depresif günlerimde hatırlamak adına buraya yazıyorum..

L...'a ilk adım attığımda garın karşısında beni karşılayan arkadaşım yasin.. uzun zaman sonra L...'dan aradı, uzun uzun haspihal ettik.. son demlerindeki d...sından, önümüzdeki ay çıkacağı çin yolculuğuna kadar..

L...'daki ilk gecemi geçirdiğim başka bir arkadaş ki şu an s.......'da aynı havayı soluduğumuz lider.. öğleden sonra basketbol oynamak için aradı.. uzun zaman sonra sportif bir vakanın içinde buldum kendimi..

L...'dan kebapçı dostum.. tüm güney f...yı arabasıyla gezdiren cemalettin abi.. bugün aradı.. hal ve keyfimi sordu.. yakında beni görmek için bu tarafa geleceğini müjdeledi..

L...'da tanıştığım, S......'da m... ve d.....da beraber yol aldığım, babası ve şahidi rolünde düğününü tertip ettiğim inan, sabah kapımı tıkırdattı.. beraber bugün türkiye'den gelecek başka bir dostu karşılamaya gittik..

s......'da gerek hemşehrim, gerek kafa dengim, ekonominin yeni doktoru engin.. türkiye'den geldi.. bana da sigara getirmiş.. ayıya bal ister misin diye sormuşlar hikayesi.. uzun uzun siyasetten konuştuk akşam erasmus bar'da.. kalkarken; güzel günler göreceğiz ümidinin tebessüm giydirdiği yüzlerimizle..

ve akşam; istanbul'da başka bir master'la uğraşan ve s..... depresyon günlerimin daimi dostu emrah.. aşktan, meşkten, kitaptan ve insandan keyifli bir sohbet yaptık..

f.... günlerimin dostları.. bugün sözbirliği etmişcesine ya aradılar ya buluştular.. doğum günüme daha bir yedi sekiz gün daha var olsa da, öylesine bir mutluluktu benimkisi..

yalnız değilsin albatros dedim kendime..

kanatların rüzgarsız kalsa da, nefesleriyle seni uçuracak dostların var...

ve iyi ki varlar..

aynayla...

8/2/2008

Aynaya bakıyorum.. gelişigüzel bırakıverilmiş saçlarım.. kallavi bir gözlüğüm.. sinek kaydı traş yapılmış bir yüzüm.. yakası yarı açık bir sweat.. dar bir kadife pantolon.. şık ayakkabılar...

Dış görünüşe göre kıymet biçen fransızların "bizden biri" dedikleri bir dış görünüş..

 

Aynanın simli yüzünden beynimin içerisine doğru yol alıyorum..

Doğu klasikleri, batı klasikleri, insan hakları nutukları, hayvan hakları söylemleri, tanrı imgesi, yaşam ilkeleri, ahlak kuralları, ananeler.. geçit yapıyor aynanın simli yüzünde..

 

Aynaya soruyorum.. madalyonun iki yüzünü biraraya getir ve söyle... ben onlardan mıyım?..

hayır diyor.. sen seni doğuran, büyüten, besleyen toprakların; mekan ötesi, zaman ötesi ilkelerin ve inançların; tüm bunların yanında aklının ve karakterinin bileşenisin.. sen onlardan değilsin...

ya dış görünüşüm, hani sana bakınca gözüken?

sana ne? diyor, dış görünüşten sana ne? o gafillerin uğraşısı.. sen esas benim simli yüzümden çıkılan derin dünyaya bak..

saçlar ya ağarır ya dökülür.. yüzün kırışıklıklardan tanınmaz olur.. üstündeki pahalı elbiseler, ayakkabılar, gün gelir yerini yırtık dökük başkalarına bırakır..

sen sana bak.. seni sen yapan şeye...

 

iyi ki varsın ayna diyorum, iyi ki varsın.. bakmasını bilene gerçeği gösterensin..

İşte burada, 21 no'lu hariçte bir odada, hasta koğuşuna dönmüş bu mekanda..

Ruhu "yabancılık" acısını yoğururken bi köşede.. Bedeni "inceden" bir hastalıkla haşır neşir bir adam..

 

Tam ortasından kavramak isterken hayatı.. "Dünya yuvarlak" melodisini kavarayamamış.. ve tümünden elinden kaçırmış bir adam...

 

tutunmak isterken son bir kere.. ne aşk, ne memleket, ne ana, ne ideal ipi.. ağır sıklet bir "budalayı".. tutamayacak kadar ince kalmış...

 

"Derinden derine ırmaklar ağlar,   
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,   
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,   
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi."

 

Son yıllarda iyice "yabancılaştım" kendime, çevreye..

nedenini bildiğim bir absurdite hali bu..

ve belki bundan Camus hayranlığım..

ve belki bundan "ne farkederci" anlayışım..

 

sabah kalkmanın bir anlamı yok.. akşam yatmanın hiç olmadı..

kahvaltı, yemek anlamsız..

en komiğinden bir filmde bile zoraki gülümseme..

yolculuklar, yeni yerler, yeni insanlar, yeni kültürler.. sıkıcılar artık..

planlarım vardı.. kıymetleri kalmadı..

arkadaşları aramak, bir akşam yemeğinde, bir gece gezmesinde buluşmak, tatmin etmiyor..

kitaplar okuyrum.. vakti öldürmek için..

müzikler dinliyorum.. ağlamak için..

hep keyif aldığım siyasi vakaların analizi, komplo teorisi üretimlerinin bir anlamı yok artık

sevgililerimin hepsi bu "yabancılığa" isyan etti gittiler..

yenileri geldi.. bir anlamı yok oysa..

 

bir boşvermişlik, bir bananecilik, bir aman sendecilik, bir kıymetsizlik hali bu..

 

psikoloji ve tıp kitapları buna depresyon diyorlar..

katılmıyorum..

ölümü unutmadıkça, toz pembe değil yaşam..

gerçi ölümün de bir kıymeti yok bende..

 

ve ben aslında dünyanın ne kadar büyük, kendimin ne kadar küçük olduğumu öğrendiğimde ölmüştüm..

17 yaşında fakülte ikinci sınıfta kılıcını çekmiş ve yel değirmenleriyle savaşan bir don kişot olduğumu farkedince bitmişti herşeyin anlamı..

altı milyar insandan biriydim.. ha vardım ha yoktum..

varlığımın anlamının olmadığını anlayınca varetmek istedim kendimi..

bir adın kalmalı geriye dedim kendi kendime..

onu da fatih reşat nuri sahnesinde, beni koltuğa yapıştıran 18 yaşımda izlediğim "bir adam yaratmak" piyesinde bıraktım..

 

"Bir garip ölmüş diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yuğalar,
Şöyle garip bencileyin..."

misali bir vaka benim için ölüm..

 

o gün bugündür; yaşıyorum sadece..

gerçeklerin farkında, farksızlığın şuurunda, yaşamın akışının bilincinde bir varoluş bu..

 

http://www.youtube.com/watch?v=d5MUs9l66oY

 

ve inanıyorum ki;

ancak farkında olmayanlar gülebilirler..

ve ancak gülebilenler depresyona girebilirler..

 

benimkisi Camus'den miras bir "yabancılık"...

bugünlerde bir televizyon programı başladığını duydum.. meksika sınırı..

eski western filmlerden mülhem bir ad bu.. sınırı geçenleri rahat, kaygısız bir hayatın beklediği bir sınır..

şiirlerede konu olmuş meşhur bir replik, bu programla hatırlanıyor tekrar..

ve herkesin bir meksika sınırı olmalı sloganı eşliğinde..

 

genelde günlük hayatın meşgalelerinden bir kaçış olarak yansıyor hayatınmıza meksika sınırı imgesi..

kimi için hobi oluyor bu.. kimi için eş dost, kimi için inziva, kimi için ise uyku..

sınırı aştığında huzura yelken açmak hedefleniyor..

 

ah bir başımı alıp gitsem buralardan derken, hep bu meksika sınırı özleniyor..

 

son birkaç günü yatakta yarı uyanık yarı uykulu geçirirken, meksika sınırımın nerede geçtiğini sorguladım..

benim bir meksika sınırımın olmadığını gördüm.. sınırların kaldırıldığı hayal dünyamda kaçacak bir yerimin olmadığını gördüm..

belki bazen uykuda arıyordum teselliyi.. o da ancak bir kaç saatlik bir ertelemeydi hayatı..

 

ve korkarak yaşıyordum hayatı hep.. hayallerimden kaldırdığım sınırlar, ilkelerimle ve korkularımla hareket kabiliyetimi sınırlıyordu.. ve kaçacak bir meksika sınırım olmadığından, kovboylarla, şeriflerle uğraşıyordum.. ve korkarım bu sınırların sınırladığı sınırsızlık hali peşimi bırakmayacak.. nereye alıp gidersem başımı, başım hep yanımda olacak.. ve sınırlarda mahkum kalacağım..

 

uzun uzun yollar geçtikten sonra geldiğim mekanlar bir özgürlük hissi uyandırmayacaktı..

 

çizdiğim sınırları, laf olsun diye konuştuğum cümlelrin çizdiğinide ancak yatakta anlayacaktım..

insan kendisi yapıyor tercihlerini.. ve sonra farkına varmadan yaptığı tercihler sınırlıyor hayatını.. ve adına kader diyoruz, yaptığımız tercihleri unutarak..

en başta ufku en ileri noktaya taşımakta bahtı olanlar, en ileride oluyorlar.. geride kalmayı tercih eden bizler ise gerid kalmanın hüznünü felek güzellemeleriyle sindirmeye çalışıyoruz..

 

bu noktada meksika sınırı devreye giriyor.. daha ötesine gidebilecek güç, motivasyon ve imkanı sağlayan ufak bir adım.... sınırım ötesinde açılım sağlıyoruz..

 

bir zamanlar kendi tercihleriyle yeni kıtaya göç edip kendini sınırlayanların, yeniden tercih imkanına kavuştukları bir sınır meksika sınırı..

 

yedeğinde bir meksika sınırı var ise, çekinmeden yap tercihlerini.. nasıl olsa zamanı geriye döndürebilecek bir kaçış noktanız olacak..

 

bir meksika sınırım bile yok.. ya sizin?

hasta..

23/1/2008

uzun süre havada kaldığımdan mıdır nedir, kuş gribi gibi bir garabet sarmış beni..

gelmeden evvel on gün kadar yatmıştım.. son günlerde annem hasta hasta gidiyor demesin diye ayağa kalkıp gezdim.. geldikten sonra da, bakacak kimsenin olmaması nazlanma katsayısını düşürünce, görülecek insanların koşuşturmasına kaptırınca kendimi, bir hafta ayakta idare ettim.. ta ki bugüne kadar.. kütüphane de herşey birbirine karışmaya, beynimde mehter takımı en gürültülü besteleri çalmaya başlayınca farkettim.. bu beden daha bir süre daha yatak ister..

grip değil garip bir şey.. ne öldürüyor ne diriltiyor.. parasetamollere dayanıp ayakta direnmeye çalışacağım artık..

sözleşmişcesine buradaki tüm ahbaplarımda Türkiye yollarına düşünce, yalnızlık plus hastalık plus gurbet plus yoğun çalışma gündemi equal bir bohem akşamı sakini çıktı ortaya...